Özet

Bu makale, Avrupa Birliği ve Rusya arasındaki enerji ilişkilerini ve tarafların enerji güvenliği politikalarını mevcut boru hatları ve planlanan projeler kapsamında değerlendirmektedir. Avrupa enerji güvenliğinde kaynak ve tedarikçi çeşitliliğinin sağlanmasına yönelik geliştirilen politikalar ve ortaya atılan eylem planları makalenin bir diğer perspektifini oluşturmaktadır. Analiz düzeyi olarak seçilen neo-realist çerçeve gereğince de AB üyesi büyük devletlerin AB politikalarını yönlendirme ve yönetme gücü de kapsam dahilindedir. Bilimsel veriler ve araştırmaların sonuçları çalışmada kullanılarak makalenin temel savı olan AB-Rusya ilişkilerinde tek yönlü bağımlılığın olmadığı karşılıklı bağımlılık mekanizmasının söz konusu olduğu savunulmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Enerji Güvenliği, AB-Rusya İlişkileri, Doğalgaz Boru Hatları, Neo-realizm.

Abstract

EU – RUSSIAN RELATIONS IN TERMS OF ENERGY SECURITY

This article examines that EU – Russia relationship concerned with energy and their energy security politics within the context of existing pipeline and planned projects. On the other hand this article indicates that the european politics which reformed to be provided that diversity of suorce and suplier on the European Energy Security. In addition to that neorealist framework was chosen as a level of analysis ın this article and according to this theory  big countries which are European Union member have a power of direct and shape European Politics. As a conclusion, as a main argument of this article, scientific knowledges and studies show that while unileteral dependency is not possible in EU-Russian relations, mutual dependency is essential between them.

Key Words: Energy Security, EU-Russian Relations, Natural Gas Pipelines, Neo-realism Devamı »

Makale İncelemesi

Makale künyesi: David Allen and Michael Smith, “Relations with the Rest of the World”, Journal of Comman Market Studies, vol. 49 Annual Review, 2011, pp. 209-230.

Giriş

Makalenin ana argümanını, Avrupa Birliği’nin Lizbon Antlaşması’nın değiştirdiği ortam ve küresel dönüşüm çerçevesi içerisindeki ikili geçiş sürecini atlatıp atlatamayacağı ve bu konuda ne tarz stratejiler geliştirebileceği ile birlikte bunu bir avantaja çevirebilip çeviremeyeceği oluşturmaktadır. Yazarlar bunu yaparken başlangıç noktası olarak Lizbon’un yarattığı geçiş sürecini seçmiş. Makale aynı isimle 2010 yılında yayınlanan yazının devamı niteliğinde tasarlanmış. 2010’daki yazıda hem AB hem dünya sahasındaki, AB’nin kapasitesinin varlığını hissettirmesiyle alakalı önemli soruları akla getiren bir dizi gücü tartışılmış ve bu sorular bir yıllık perspektiftense bir 20 yılı yansıttığı sonucuna varılmış.[1] 2010’daki incelemelerinde bu meselelere dönüşün, hatalı olmadığı düşünülmektedir, çünkü onların geçtiğimiz yıl süresince hem daha bariz hem de daha acil olduğu açıktır. AB etkili bir ikili geçiş sürecine tabi olmuştur. Bir yandan, Lizbon Antlaşması AB’nin dış temsili, iletilecek mesajı ve hangi araçlarla bu mesajın sürdürüleceği hakkındaki meseleleri gündemi getirmiştir. Diğer yandan, evrensel dönüşüm süreci güçlenmeye devam ettiği, bu da dolayısıyla, geçiş sürecinde AB’ye yeni sorunlar ve yeni potansiyel fırsatlar oluşturduğu görüşü dile getirilmiştir. Ortaya çıkan kaçınılmaz sorunun: “2010’da AB, kapasitesinin, bu ikili geçiş sürecini yönetebilecek ve genel anlamda daha avantaj sağlamasına öncülük edecek ‘büyük strateji’ sini geliştirecek düzeyde olduğunun belirtilerini gösterdi mi?” olduğu kanısına varılmıştır. Makalenin genelinde bu temayı organize aracı olarak kullanarak ve oldukça önemli ancak zaman zaman çelişen kanıtları bu soruya bir cevap bulmak için sunmaya çalışmışlardır. Devamı »

GİRİŞ

20. yy. da ortaya çıkan Faşizm ideolojisinin en önemli özelliği şüphesiz ki, çağdaş siyasi ideolojiler içerisinde devleti yücelten bir ideoloji olmasıdır. Avrupa’da savaş sonrası sorunları olan Batılı ülkelerde çıkış yolu olarak görülen bu düşünce akımlarının kendilerine uzun süre yaşam alanı bulabildikleri söylenemez.
İtalya’nın Birinci Dünya Savaşı sonrası içine düştüğü siyasal düzensizlik ortamı sonrası ortaya çıkan Benito Mussolini, Faşizm ideolojisini İtalya’nın kurtuluşu için tek çıkış yolu olarak görmüştür. Birinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa devletleri ciddi ekonomik problemler içerisine girmiştir. Ekonomik problemler siyasal düzensizlik ortamlarını tetiklemiş buda ister istemez toplumsal karmaşa ve yoksulluk ortamını beraberinde getirmiştir. Devamı »

Giriş

Avrupa Kömür Çelik Topluluğu Antlaşmasında “Yüksek Otorite”, Avrupa Ekonomik Topluluğu Antlaşmasından günümüze “Komisyon” olarak adlandırılan, Birliğin genel çıkarlarını temsil eden ve Birliğin bir nevi yürütme organı sayılabilecek olan ulus üstü yapılanmanın en belirgin olduğu ve Birlik çıkarlarının temsil edildiği organ olan Komisyon, komiserler heyeti ile birlikte 23000 kişinin görev aldığı idari bir teşkilatlanmadır.[1] Ulus devletlerde ve uluslararası örgütlerde benzerine rastlanmayan bir kurum olan komisyonun bu farklılığı,  belli ölçüde yasama belli ölçüde yürütme organlarının sahip olduğu yetkilere sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Bu özelliği sebebiyle AB gibi, Komisyonun da kendine has bir özelliği olduğu söylenmektedir.[2] Devamı »

Ak Parti hükümeti, kamuoyunda “Alevi Açılımı” olarak bilinen ve Alevi-Bektaşilerin belli başlı taleplerini değerlendirme amaçlı bir dizi toplantılar gerçekleştirmiştir. Toplantılar yedi aşamalı olarak gerçekleştirilmiş ve her bir toplantı çalıştay formatında düzenlenmiştir.

Bu çalıştayların ilki 3–4 Haziran 2009 tarihinde Ankara’da, ikincisi 8 Temmuz 2009 tarihinde İstanbul’da, üçüncüsü 19 Ağustos 2009 tarihinde Ankara’da, dördüncüsü 30 Eylül 2009 tarihinde yine Ankara’da, beşincisi 11 Kasım 2009 tarihinde İstanbul’da, altıncısı da 17 Aralık 2009 tarihinde Ankara gerçekleştirilmiştir. Bu çalıştaylar dizisi, 27–30 Ocak 2010 tarihinde Ankara Kızılcahamam’da gerçekleştirilen yedinci ve son çalıştayla tamamlanmıştır. Devamı »

Devletlerin iç yapıları ve ideolojileri sadece mensup olunan devletin iç yapısını anlamada yeterli olur. Dış politikayı açıklamada yetersiz kalır.

Uluslararası ilişkiler disiplinindeki geleneksel ve çağdaş tartışmalar Avrupa bütünleşmesine ve topluluk dış politikasına dair entelektüel çalışmaları da doğrudan etkilemiştir. Avrupa Birliği’nin mevcut yapısının, dış politikasının ve varacağı noktanın kesin olmaması sebebiyle teoriler açıklamalarda yetersiz kalmakta ve her teori birliğin bir kısmına temel açıklamalar getirebilmektedir. Dış politika teorilerinden temsilciliğini E.H. Carr, Hedley Bull ve Barry Buzan’ın yaptığı, pozitivist, akılcı ve yapısalcı, Neo-Realist ve Liberal Kurumsalcı teoriler arasında bir orta yol bulmaya çalışan ismini temsilcilerin uyruğundan alan İngiliz Ekolü, Avrupa dış politikasını açıklamaya en yakın teoridir. Devamı »

Avrupa Birliği, bir devlet değildir ancak bir devlet gibi hareket edebilme özelliğine sahiptir. Uluslararası bir örgüttür ancak diğer uluslararası örgütlere kıyasla çok daha gelişmiş ve kompleks bir yapısı vardır. Yani bir uluslararası örgütten çok daha fazla yetki ve kapsama sahiptir. Sahip olduğu kurumlar, üyelerinden yetki devri ile geçen egemenlikler, birliği kendine has bir yapıya büründürmüştür. Bu durumda AB’yi kendine özgü (sui generis) yani türünün “tek” örneği olarak tanımlamak mümkündür. Bununla birlikte AB’nin merkezi, otoriter ve hiyerarşik kurallarla yönetilen bir hükümeti yoktur ve üye ülkelerden gelen temsilcilerden oluşur. Karar alma ve yürütme mekanizmalarında karma yetki (farklı aktörlerin, değişik alanlarda farklı yetkileri söz konusu olduğu ve özellikle dış politika alanında (Dış İlişkiler alanı hariç) yoğunluklu olarak hükümetler-arası hareket ettiği için, bir devlet gibi “tekil” bir aktör de değildir. AB’nin kendine özgü bu yapısını anlayabilmemiz için ulus-devletten ve uluslararası örgütlerden farklarını bilmemiz gerekir. Devamı »

  

Günümüzün yeni sosyalizm akımı hakkında yorum yapabilmek için 1990’ların başından beri tüm dünyayı etkisi altına almış olan iki önemli değişikliği göz önünde tutmak gereklidir. Çünkü bu değişiklikler uluslararası sistemin işleyişindeki kuralları değiştirici ulus-ötesi etkilerde bulunmuştur. Bu değişikliklerden bir tanesi Sosyalist sistemin çökmesi; Sosyalist sistemin en önemlisi aktörü olan Sovyetler Birliği’nin çöküp dağılmasıdır. Diğer önemli değişiklik de küreselleşmenin önüne geçilemez ölçüde hız kazanmış olmasıdır. Devamı »